Engelleri aşmak için güçlü olmak gerekir.

Aslında hiçbir şey bizim için engel olmamalıdır. Yılkı’nın Peşinde, Işığın İzinde.

Engelleri Aşmaktaki Hikayem.

Gece yarısı başlayan şiddetli yağmur, rüzgârın etkisiyle yatak odamdan dışarıya baktığım yer yer macunları çatlamış ahşap pervazlı penceremin camını kamçılarcasına yağıyordu.

Geceden sabaha geçerken yağmurun sesi ile birlikte gelen gök gürültüsü ile incelen uykum şimşeklerin aydınlığı ile iyice bozulmuş yatağımda huzursuzca dönüp durmuş uykunun güvenli kollarına kendimi bırakamamıştım.

Her Nisan yağmuru bilincimin bir yerlerinde korkumu yineler, geçirdiğim talihsiz kaza sebebiyle Taha’dan sonra en önemli dostum olan engelleri aşmak için yaşantımı kolaylayan sandalyeme beni bağlayan geceye ilenirim.

Sıkıntılarla uykumdan kalkar çok derdin dermanı uykunun derinliklerine bırakamam kendimi.

Zorlukla sandalyemin tekerleklerine tutunarak kalkmış, bacaklarımı kavrayarak sandalyeme yerleştikten sonra temizlenmek için banyoma geçmiş aynada yorgunluk ve uykusuzluktan kan topuna dönmüş gözlerime şaşırmıştım.

Taha ile buluşmamıza saatler olmasına karşın, hazırlanmış yola şiddetle vuran yağmura dalmıştım.

Su birikintilerine değen çakıl taşı kadar iri damlalar yerini hemen arkadan takip eden yeni damlalara bırakıyordu. 

Yeni Hayatın Başlangıcı.

Akdeniz’in bu sevimli küçük ışıl ışıl kasabasına büyük kent karmaşasından kurtulmak için kaçar gibi gelmiştim.

Her şeyimden vazgeçmiş, engelleri aşmak için baba yadigârı evimi satmış bir bavul, bir guguklu saatimi alarak hayatımı sıfırlamak ve her şeye yeniden başlamak için bir Eylül sabahında kızılca doğan güneş sokakları ısıtmaya başlamışken varmıştım.

Mis gibi Yasemin çiçekleri kokan, beyaz boyalı küçük evleri olan güzel kente.

Evimi ilk gördüğümde içim çok ısınmış, küçük bir bahçenin içerisinden erik ve kayısı ağaçlarını takip ederek mavi boyalı kapısına ulaşmaktan çok hoşlanmıştım.

Bir iki basamakla hemen eve girebilmek, pencerelerinden sokağa bakabilmek huzur vermişti. Engelleri aşmak bunu kendi başına başarmak iyi gelmişti.

Uygun bir fiyatla satın almış ve birkaç günde bitirebildiğim boya badana işlerinden sonra yerleşmiştim.

Sokaktan geçen karaltı düşüncemi bölü verdi orta yerinden, gecemi bölen gök gürültüsü gibi. Korktum.

Karaltının, üzerine giymiş olduğu siyah renkli bol yağmurluk ile sanki bir hayaletmiş gibi ilerleyen kasabamızın tek fırıncısı Fedai Usta olduğunu dikkatlice baktığımda anladım.

Su birikintilerine bata çıka fırının yolunu tutmuştu. Mis gibi kokan ekmekler çok geçmeden hazır olurdu, korkum yerini yüzüme yansıdığını hissettiğim gülümsemeye bıraktı.     

Gökyüzünü siyah pelerinli şövalyeler gibi korumak için kaplamış kara bulutlar sabahın olduğunu anlamamı zorlaştıracak kadar karartmışlardı küçük kasabamın üzerini. 

Taha geldiğinde sokağa çıkacak, önce pastaneye uğrayacaktık.

Sandalyemi itecek, ellerim onun sayesinde özgür kalacak alacağımız sıcak poğaçaları yanında buz gibi ev limonatamız ile midelerimize gönderecektik.

Eczaneden almam gereken ilaçlarım için Eczacı Veli amcanın yanına yönlenecektik.

Veli amca bizi bırakmaz keyifli sohbeti ile beraber tomurcuk çay ile derilmiş siyah çayından mutlaka ikram ederdi.

İşte bu zamanları çok seviyorum, bacaklarımın güçsüzlüğünü unutturuyor bana.

Taha, bu küçük kasabada engelleri aşmak için bana yardımcı olan, hayatımın kolaylaşması için çaba gösteren tek dostumdu.

Beynim hınzırca bir oyun oynadı iç ses yükseldi,

“Hani tekerlekli sandalyen de senin dostundu, hemen unuttun onu.”

İçin için güldüm.

Taha ile Tanışmamız.

Talihsiz kazayı yaşadığım gece kurtulmama sebep olmuştu Taha.

Çopur yüzlü, ince burunlu, delici bakan mavi gözleri, kocaman yüreği ile yaşamıma giren bu genç adam.

Sucu zadeler olarak anılan Girit Göçmeni ticaretle uğraşan bir ailenin tek oğluydu.

Küçükken geçirdiği çiçek hastalığının Taha’da bıraktığı tek iz yüzündeki lekeleriydi.

Eczaneden çıktıktan sonra sahil boyu dolaşmayı da planlamıştık.

Her sahilden geçişimizde Eleni’ nin lokantasına uğrar, hatır sorar, gönül alırdık.

Eleni’nin lokantasını her gördüğümde bacaklarımı kaybettiğim kazayı hatırlıyorum.

Ruhumu dinlendirmek, mutsuzluklarımı aşmak için kaçtığım kasabama alışmaya çalıştığım günlerdendi.

Henüz yedi ay olmasına rağmen çarşı esnafını tanımış, uyum sağlamaya başlamıştım.

Delicesine yağmakta olan yağmur, güzelim Nisan akşamını tatsız bir hale getirmiş sanki kötü bir şeylerin haberini vermekteydi.

Yıllar önce göç ettiği adasından, doğduğu, ailesi ile birlikte bir ömür geçirdiği, dostlarının olduğu kasabamıza anılarını özlediği, hasret çektiği için geri dönmüş.

Giritli Bayan Eleni’nin lokantasında karnımı doyurmuş, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan korunmak için garsondan emanet aldığım şemsiye ile su birikintilerinden kurtulmak için gayret göstererek evimin yolunu tutmuştum.

Kasabanın en uzak yeri bile evime en fazla yirmi dakikalık uzaklıktadır.

Sulara bata çıka, seke seke evime doğru yürürken ayağımı bir boşluğa attığımı hatırlıyorum, bir süre havada asılı kaldığımı, boynumdaki acıyı hissetmiş sonra karanlıklara karışmıştım.

Engellenme Hikayem.

Bilmem ne kadar zaman sonra kendime gelebildim.

Gözlerimi zorlukla aralarken duvarların beyaz rengi, floresan lambanın aydınlattığı tavan, odanın içerisinde yoğun bir ilaç kokusu, sanki dumanların arasından bakar gibi başımda duran kahve, kestane rengi arası saçları ve mavi gözleri ile otuzlu yaşlarında görünen ince görünümlü, uzun boylu adamın Taha olduğunu kısa bir süre sonra öğrenecektim, tabii ki başıma gelen beni uzunca bir süre hayata küstüren kazayı da, nerede olduğumu da.

-Hastanedesin, geçmiş olsun dedi, elini ellerimin üzerine sevgiyle bırakarak.

-Bir telefon çukuruna düşmüştün, yağmur sularının sel olmasını önlemek için Belediye görevlileri açmış fakat uyarı levhası koymamışlar.

-Üç gündür baygın halde yatıyorsun, çok şükür ki kendine gelebildin.

-Teşekkür ederim, dedim, peki sen kimsin?

-Ben Taha, yağmurda göremeyip düştüğün çukurdan çıkarılman için yardımcı oldum. Şansın varmış ki oradan koşarak geçerken iniltini duydum.

Önce anlamadım ama Gazi Ağabeyin Gazete büfesi çok yakındı bir koşu yardım istedim, onun el feneriyle çukura bakınca seni bulduk.

Ambulans geldi, zorlukla çukurdan çıkardık, yağmur sicim gibi yağıyor, bize zaman kaybettiriyordu. 

Ama seni kurtarabildik. Enseni çukurun kenarına vurmuşsun.

Ensem zonklarcasına ağrıyor, ağrıma rağmen vücudumda neler olduğunu anlamaya çabalıyordum.

-Belini de vurmuşsun düşerken, derin bir yara vardı, başarılı bir ameliyat geçirdin.

-Ama ağrı hissetmiyorum Taha dedim.

Yüzünün şeklinin değiştiğini gördüm, yanaklarının kızarması bir sıkıntının yüreğini kabarttığını hissettirdi.

Gözlerinden bir bulut geçti. Kederli yüzü yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anlatıyordu sanki.

2 yıldır bu kaza sebebi ile yürüyemiyor, hayatımı engelli bir birey olarak sürdürüyorum.

İki Yaralı İnsan.

Bu kazanın en güzel yanı Taha’yı tanımam oldu.

Engelleri aşmanın onun sayesinde kolay olduğunu hayatımı sorguladığım zor günlerimde çok iyi anladım.

Bunca yıl evlenmemiş bir gönül yarası sebebi ile aile kurmaktan hep kaçmış, gençlik aşkını kalbine gömmüştü.

O kadar çok sevmişti ki ilk aşkını, kız üniversiteyi kazanmış, gittiği şehirde bir başkasını sevmiş, Taha’yı unutmuştu. Sevginin Temeli.  

Yaşadığım talihsiz kaza bedensel engelli benimle, gönül engelli Taha’yı karşılaştırmış zor günlerimizi aydınlatmıştı.

Birçok ortak konumuz olur, hararetle sohbet eder, okuduğumuz kitapları yorumlar, kâh güler, kâh duygulanır ağlardık.

Düşünceler arasında gider gelirken başımın göğsüme düştüğünü hissettim, uyuyakalmışım.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum zilin uzun uzun çaldığını duyarak heyecanlandım, kalbimin gümbürtüsü sanki zilin sesini bastırmıştı.

Telaşla ellerimi sandalyemin tekerleklerine götürdüm, çarpan kalbim ve titreyen kollarımla kapıya doğru yöneldim.

Koridoru geçerken gözlerim duvara evime taşındığım ilk günlerde astığım baba yadigârı guguklu saatime takıldı.

Yeni Yaşantım ve Saatim.

Bu saati çok severim.

Her saat başında saatin kaç olduğunu bulunduğum yerden anlayabiliyorum onun sayesinde.

Saatimi yürüme yeteneğimi kaybetmemden sonra daha çok sevdim.

Gecenin uykusuz geçen saatlerinden sonra sabaha karşı düşünceler arasında sızıp kalmış handiyse beş saat uyumuştum.

Gün öğlene yaklaşmış, saat neredeyse on bir olmuştu.

Dışarıdan sızan gün ışığı sarı sıcak bir huzme yapmış içeri doluyordu.

Yağmur durmuştu.

Kapıya bir çırpıda ulaşmak için sandalyemin tekerleklerini sağa sola çarparak elimi kapımın metal topuzuna uzatarak engelleri aşmak için sola doğru çevirince mavi boyalı üzerinde simli sarı işlemelerin olduğu eski kapı yılların anılarını anlatmak istercesine gıcırdayarak açıldı.

Taha’nın gülen yüzü ve kapının mavisi gibi çakır gözleri beni karşıladı.

-Yağmurdan gelemedim bir türlü. Kusura bakma geciktim. Haydi çıkalım bir an önce hava çok güzel oldu, günü kaybetmeyelim.

Gülerek, hazır olduğumu söyledim, sanki uzun süredir görüşmemiş gibi hasretle sarıldım dostuma.

Çocuklar gibi şen, şakalaşarak Taha arkada ben önde sandalyemde oturarak yola koyulduk.

Eczaneye eve dönerken uğramaya karar verdik ve doğruca sahile yöneldik.

Akdeniz, kasabamızın uzun kıyılarına estetik bir ritim ile vuruyor, güneşin üzerinde yarattığı yakamozlarla bakılmasına doyum olmuyordu.

Yeni Kasabanın Sakinleri.

Yağmurdan sonra kasaba sakinleri sokaklara dökülmüştü.

Kimi de bizim gibi Akdeniz’in kıyılarında soluğunu almıştı.https://www.olcartour.com/

Mis gibi deniz kokusunu ciğerlerimize çekerek sanki hayat bulmuştuk.

Rengârenk giysili hanımlar, ince uzun, kısa dolgun ama hepsi çok şık giyinmiş bu harika ilkbahar saatlerinin keyfini çıkartıyorlardı.

Gözlerim sahildeki güzel kıza takıldı. Uzun etekli elbisesi ile kuğu gibi zarif görünüyordu.

Bir tentenin ardından bakıyor, etrafına toplanmış olan çocuklara bir şeyler anlatıyordu.

Ara sıra ufuk çizgisine bakarak uzakları işaret ediyordu.

Az sonra kasabamızın ilkokulunda öğretmen olduğunu Taha’dan öğrenecektim.

Sahilde gezintimize devam ederken Eczacı Veli amcanın hayat arkadaşı Ayşe Teyze ile torunu Sefa’yı gördük.

Deniz kenarından biraz daha uzakta oturmuşlar birlikte patlamış mısır yiyorlardı.

Ayşe teyze her zamanki gibi şık giyinmiş şapkasını da takmayı ihmal etmemişti.

Uzaklara daldı gözlerim. Kayaların mavi gökyüzüne doğru uzandığını sanki kaybolmayı beklediğini gördüm.

Bir zamanlar benim sonsuzluklarda kaybolmayı beklediğim gibi.

Hayatın tüm zorluklara rağmen çok değerli olduğunu düşündüm.

Taha’nın hayatıma kattığı değeri onun hayatımı anlamlı kılan dostluğunu yaşadığım sürece unutmayacağıma için için söz verdim.

Çok sevdiğim bir şarkının sözleri aklıma takıldı.

Taha sandalyemi iterken ben ellerimle ona yardımcı olmaya tekerlerin daha kolay dönmesini sağlamaya çalışırken, dudaklarımda şarkı eczanenin yolunu tuttuk.

“Somewhere over the rainbow.”

Bir ninnide yukarıda yükseklerde,

Gökkuşağının bir yerlerinde bir ülke bulunduğunu,

Gök kuşağının bir yerlerinde, görmeye cesaret edebildiğin rüyalarında gerçek olduğunu duydum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close
KIRKINDAN SONRA © Copyright 2020. All rights reserved.
Close
× Bize yazabilirsiniz !