Atatürk Anıları.

66

Atatürk anıları olarak İzmit ile başlıyoruz .

Bu şehirden gelip geçen önemli olay ve isimleri ne kadar biliyoruz? Hulusi Kentmen ve İzmit

Ölümünün 82. Yılında Ulu önderimizi saygı ile anıyoruz.

Her şehrimizde Atatürk ile ilgili bir anı vardır.

İzmit şehri İstanbul ile Ankara arasında yol üzerinde olması sebebi ile Atatürk buraya defalarca gelmiştir.

İlginç olanı ölümünün üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen ve hakkında çok değişik anılar duyduğumuz Ulu önderimizin bu şehir ile ilgili olayları sorduğum İzmit’ lilerin çok azının kısmi bilgisi var.  

İzmit Anıları.

16/17 Ocak 1923 de Kasr-ı Hümayun’da İstanbul gazeteleri başyazarları ile yaptığı ilk ve son basın toplantısını İzmit’ de yapmıştır.

İzmit’deki Kasr-ı Hümayun.

Bu nedenle de her sene 16 Ocak tarihinde Kocaeli’nde Kasr-ı Hümayun’da toplanılarak bu gün anısına etkinlikler düzenlenmektedir.

Bu toplantı esnasında gazetecilere “Yeni Türkiye Devletinin Yönetim Şekli Cumhuriyettir.’’

‘’Hükümet merkezi güvenlikli olduğu için Ankara olacaktır.’’

‘’Meclisi yenileyeceğiz.’’

‘’Hilafet, milletimize bir baş belasıdır.’’

‘’Cehaletle savaşacağız.’’

‘’Mili irade devredilemez.’’

‘’Kadınlara seçme seçilme hakkı eninde sonunda olacaktır.’’

‘’Kendimi düşünseydim Milli Mücadeleden sonra hoşuma giden bir yerde otururdum” demişti.

Bu açıklaması aslında ‘’Türkiye Cumhuriyeti yönetim şeklinin Cumhuriyettir ‘’dediği 28 Ekim 1923 de yapacağı konuşmadan önce söylenmiştir.

19.Ocak 1938 de İzmit’de halkla bir toplantı yapmış ve onlara samimi olarak görüşlerini söylemelerini rica etmiştir.

İstedikleri her şeyi kendisine sormalarını söylemiştir.

Bunu halka bir hesap verme olarak düşünmüştür.  

24 Mart 1923 tarihli Time dergisinin kapağında yer alan Atatürk fotoğrafı 16 Ocak 1923 de Kasr-ı Hümayun’daki basın toplantısı için İzmit’e gelen Halide Edip Adıvar ile Atatürk’ün sohbeti sırasında çekilen fotoğraflarıdır.

16-17-18-19 Ocak 1923 tarihlerinde 4 gün İzmit’te kalan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 18 Haziran 1922’de tarihinde Fransız  yazar ve Diplomat Claude Ferrare’ye İzmit’te röportaj vermiştir.

Atatürk ve Fransız  yazar ve Diplomat Claude Ferrare

10 Kasım 1938 de vefat ettiğinden sonra 19 Kasım 1938 de naşı Dolmabahçe sarayından alınarak deniz yolu ile İzmit’e getirilmiştir.

Burada bekleyen trene koyularak gözyaşları içerisinde son yolculuğu olan Ankara’ya uğurlanmıştır.

Bu İzmit tarihinde önemli bir olaydır.

Yenide olsa İzmit’ de bir Atatürk müzesi açılarak İzmit’in Atatürk’ün hayatında kullandığı malzemeler sergilenerek anlatılmaya çalışılmaktadır.

https://www.bizimyaka.com/

Galip Ataman yazısından alıntıdır.

Atatürk ve Küçük Bir Anı.

 1938 Günlerden 10 Kasım…

İstanbul Üniversitesi’nde saat 9’u 5 geçenin meşum haberi duyulmuş…

Hukuk Fakültesinde ders veren bir Alman profesör var, o da olayı duymuş, şaşırmış.

Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar verememiş.

O sırada aklına rektöre müracaat etmek gelir.

Kalkar ve rektörün yanına gider.

Aralarında şu konuşma geçer:

“Efendim, mütereddidim. Acaba ne yapsam?”

Rektör cevap verir:

“Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa, onu yapın.’’

”İşte o zaman Alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak:

Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki…” dKasım 1938 / “Son İsteği; Enginar”

Atatürk Anıları Anlatmakla bitmez.

Atatürk’ü anlamak ve sevmek onun ilke ve inkilaplarına sahip çıkmak ve yaşamımızın her alanında uygulamaktır.

Onu biraz daha anlayabilmek için hakkında yazılmış bir kaç notu paylaşıyorum

Hayatı ertelemezdi.

Dolu dolu yaşardı.

Gece hayatını severdi.

Saklısı gizlisi yoktu.

“Kötü ruhlu kişiler dedikodumu yapmaya kalkıp, Mustafa Kemal dün akşam içki içmiş, dans etmiş derlerse, evet içti, evet dans etti cevabını verin.

 Her şeyi, günahı da sevabı da açık yapmak gerekir.

 Ne yapacaksak daima milletin gözünün önünde yapacağız” diyordu.

Harbiye öğrencisiyken, arkadaşlarıyla sık sık Çemberlitaş’a giderlerdi, Tavuk Pazarı’nda Yorgo’nun meyhanesine uğrarlardı.

Devamlı müşteri oldukları için açık hesapları vardı, aybaşında maaşı alınca kapatırlardı.

Cumhurbaşkanı olduktan sonra insanlardan uzaklaşmadı.

Tokatlıyan’a Pera Palas’a Garden Bar’a Rose Noir’a giderdi.

Yaz aylarında Büyük ada Anadolu Kulübü favorisiydi.

Kış aylarında Park Otel’in akşam yemeklerini çok severdi.

Dolmabahçe’den çok sıkılırdı.

Saraydan kaçıp, tek başına bir eğlence mekanına gidebilmesi “harekat planı” gerektiriyordu.

Çünkü parası yoktu…

Maaşı yaverlerindeydi, ödemeleri daima onlar yapıyordu.

Gene böyle çok sıkıldığı bir gün, başyaver Rusuhi’yi aradı, bulamadı.

Genel sekreteri Hasan Rıza, Avrupa’daydı.

Yaver Celal Üner’i buldu.

“Bana para lazım” diyemedi…

“Şu masanın üstüne biraz bozuk para bırakın, hizmet eden çocukları sevindirmek istiyorum” dedi!

Güya hizmetliler için cep harçlığı istemişti.

Yaver Celal tecrübesizdi, durumu kavrayamadı, hakikaten bir avuç dolusu bozuk parayla geri geldi!

Masanın üstüne 1 liralık, 2.5 liralık bozuk paralar bıraktı.

Mustafa Kemal havanın kararmasını bekledi.

Bozuk paraları cebine doldurdu, sırtına bir ceket aldı, yürüyüş yapıyormuş gibi dış kapıdan çıktı, ilk gördüğü taksiyi çevirmesiyle kaybolması bir oldu.

“Sür” dedi…

Yemek Yediği ve Eğlendiği Mekanlar.

Tepebaşı’na, Mazarik’e gitti.

Restoran-bar’dı, Harbiye öğrenciliğinden beri giderdi.

Ankara’da Karpiç lokantası’nın müdavimiydi.

Bolşevik ihtilalinden kaçan, “Karpiç baba” lakabıyla tanınan, Gürcü kökenli Juri Karpovich tarafından işletiliyordu.

Aslında lokantanın ismi Şehir Lokantası’ydı ama, herkes Karpiç lokantası diyordu.

Kravatsız müşteri kabul edilmezdi.

Müzikliydi, pisti vardı, dans edilirdi.

Masaları daima bembeyaz örtülüydü. Rus ve Fransız mutfağı servis edilirdi.

Hatırlı müşterilere havyar ikram edilirdi.

Garsonlar smokinliydi, sosyal yaşamın merkeziydi.

Türk insanı Cumhuriyet’le birlikte eğlenme özgürlüğüne de kavuşmuştu.

Yurttaşların geceleri ailece dışarı çıkmalarından, ailece eğlenmelerinden çok memnun olurdu, teşvik ederdi.

Restoranda, akşam yemeğinde çocuklu aile görürse, çocuğu mutlaka yanına çağırır, hatıra olarak saatini veya kalemini hediye verirdi.

Para ödemeden asla çıkmazdı.

Hiçbir mekanda tek kuruş hesap bırakmazdı.

Kimsenin kendisinden para istemeyeceğini bildiği için, kalkmadan önce mutlaka kontrol ederdi, gazinocunun parasını ödediniz mi?

Ödendi cevabını almadan, emin olmadan kalkmazdı.

Çay aramazdı.

Kahve tiryakisiydi.

Günde 30 civarında Türk kahvesi tüketirdi.

Çalışırken peş peşe isterdi.

Köpüklü severdi.

Sade içerdi.

Savaş yıllarında şeker çok kıymetliydi, karaborsada bile bulmak çok zordu.

Ömrü savaşlarda geçen jenerasyonun tamamı gibi, Mustafa Kemal de mecburen şekersiz içmeye alışmıştı.

Yurtiçi seyahatlerine eşlik eden kütüphanecisi Nuri ve garsonu İbrahim, ne olur olmaz belki gittiğimiz yerde bulunmaz diye düşünerek, yanlarında mutlaka çiğ kahve, çekilmiş toz kahve, cezve taşırlardı.

İçki Kültürü.

Rakı içerdi.

Zihnini dinlendirme ilacıydı.

Adabıyla, ölçülü tüketirdi.

Sarhoş olduğu asla görülmedi.

Konuşmasının bozulduğu asla görülmedi.

Gündüz içmezdi.

(Sanki elinden kadehi düşürmüyormuş gibi anlatırlar ama, Mustafa Kemal’in elinde rakı kadehiyle çekilmiş fotoğrafı bile yoktur.)

Savaşlar sırasında ağzına sürmezdi.

“Leylek boynu” tabir edilen kadehle içerdi.

Çay bardağından biraz büyüktü, bugünkü rakı kadehlerinin yarısı ebadındaydı.

Dimitrakopulo ve Bilecik markalarını severdi.

Buz koymazdı.

Buz gibi su isterdi.

Meze aramazdı.

Sarı leblebi olmazsa olmazıydı.

Yemekle beraber içmezdi.

Önce rakı faslını geçer, üstüne yemeğini yerdi.

Sofrada altı yedi saat otururdu, bunun en fazla bir saati rakı’lı olurdu.

Nadiren viski içerdi.

Tatlı içkileri, kokteylleri pek sevmezdi.

Şarap ve şampanyayı resmi ağırlamalarda tercih ederdi.

Sadece yabancı misafirlere ikram edildiğinde masaya gelirdi.

Sıcak yaz akşamlarında bazen soğuk bira canı çekerdi.

Oynadığı Oyunlar.

Poker ustasıydı.

Özellikle parasına oynardı, çalışma arkadaşlarının hırs’larını tamah’larını zafiyet’leri poker masasında test ederdi.

Kazanırsa, kazandığı paraları iade ederdi, kaybederse öderdi.

İskambil oyunlarının tamamına hakimdi.

Briç oynardı.

Bezik oynardı.

Kanasta oynardı.

Tavla’ya Manastır’dayken başlamıştı.

Harp okulu öğrencisiyken, Babıali’de Stefan’ın kıraathanesine, Meserret Kıraathanesi’ne, Sirkeci’de Yani’nin kıraathanesine takılırlardı.

Bilardocuydu.

Beyoğlu’ndaki Lüksemburg kıraathanesinde öğrenmişti. O zamanlar kahvehane oyunu değildi, aksine zengin sporuydu, eğitimli ailelerin evlerinde bilardo masası bulunurdu, ayrıcalık göstergesiydi.

Altı tane masası bulunan Lüksemburg’ta Fransızca konuşulurdu.

Çankaya Köşkü’nde bilardo masası vardı, Paris’ten getirilmişti.

Akşam yemeğinden önce misafirleriyle oynardı.

Tek başına bilardo oynuyorsa, düşünüyor demekti.

Arada ıstakayı bırakır, notlar alırdı.

Sevdiği Müzikler.

Müzikseverdi.

Müzik kültürünün sadece fizyolojik ve psikolojik yönüyle değil, sosyolojik yönüyle de ilgileniyordu.

Dinlemeyi de severdi.

Söylemeyi de severdi.

Müzik eğitimi almamıştı ama, nota bilirdi, makam bilirdi.

“Hayat musikidir” diyordu.

“Musikiyle alakası olmayan mahlukat, insan değildir” diyordu.

Rumeli türkülerinin yeri ayrıydı.

Vardar Ovası’nı dinlemekten bıkmazdı.

Alişimin Kaşları Kare, Ayağına Giymiş Sedef Nalini, Bülbülüm Altın Kafeste… Tekrar tekrar söyletirdi.

Fuzuli’nin Nedim’in güftelerini çok beğenirdi.

Nihavend, Rast ve Segah makamlarını tercih ederdi.

Bağırarak okuyanlardan hoşlanmazdı.

Bektaşi nefeslerini çok etkileyici bulurdu.

Gazel okuturdu.

Fasıl severdi.

Yakın arkadaşları, sevdiği misafirleri geldiğinde incesaz heyetini çağırırdı. İstek şarkılar listesini bizzat yazarak verirdi.

Safiye Ayla için “dünya çapında” diyordu.

Onun sesinden “Yanık Ömer”i dinlemeye doyamazdı.

Müzik kitaplarını incelerdi.

Fransız müzik teorisyeni Albert Lavignac’ın “müzik ve müzisyenler” eserini orijinalinden okumuştu, satırların yanına notlar almıştı.

Barok müziğe meraklıydı.

Enstrümanların tarihsel gelişimini araştırıyordu.

Rahmetli olduğunda sayım yapıldı…

Çankaya Köşkü’de 464 adet plak vardı.

Beethoven’ın eserlerini seslendiren Viyana Filarmoni Orkestrası’nın, Philadelphia Filarmoni Orkestrası’nın albümlerini satın almıştı.

Caz dinliyordu.

Müzik arşivinde, Paul Whiteman’dan Last Night, Jan Garber’den Sweet Georgia Brown, Jack Hylton’dan Nothing Else To Do, Harry Roy’dan Cheek to Cheek parçaları vardı.

Rebetiko dinliyordu.

Roza Eskenazi’den Murmuraki’yi çok severdi.

Tango, vals, foxtrot plakları vardı.

En geniş liste, elbette Türk müziğine aitti.

Hafız Kemal beyin gazelini, hafız Osman efendinin klarnet taksimini, udi Nevres beyin, tamburi Cemil beyin, kanuni Hüseyin Sadettin beyin taksimlerini dinlemeye doyamazdı.

Deniz kızı Eftalya’nın 20’ye yakın plağı vardı.

Münir Nurettin’den Etme Beyhude Figan, Yüzün Şen…

Hikmet Rıza hanımdan Kirpiklerinin Her Teli, Son Hatıra…

Belkıs hanımdan Aşkıma Uzaktan Bakan, Öpüşürken…

Afitap’tan Benim Tatlı Esmerim, Bahçenizde Bir Gül Olsam…

Nezahat hanımdan Seni Sevdim şarkıları vardı.

Çankaya’da Dolmabahçe’de Yalova’da Savarona’da treninde, gramofonsuz mekanı yoktu.

Dans ve Müzik.

Şahane dans ederdi.

Çocukluğundan beri meraklıydı.

Tee rüştiye talebesiyken, mahalle arkadaşı Fuat Bulca’yla birlikte Halil efendi’nin salonuna giderlerdi, Selanik’in ilk dans okuluydu.

Vals ve polka öğreniyorlardı.

1935… Sovyetlerin en ünlü opera ve bale sanatçıları, efsane besteci Dmitri Şostakoviç liderliğinde Türkiye’ye geldi. Beş hafta kaldılar, İstanbul, Ankara ve İzmir’de 23 konser verdiler.

Turnenin sonunda konuk sanatçılar onuruna Ankara’da balo tertiplendi.

Mustafa Kemal, Bolşoy’un sopranosu Maria Maksakova’yı dansa kaldırdı, vals yaptı.

Saat 22’de başlayan balo, sabah 7’ye kadar sürdü!

Türkiye hatıralarını kaleme alan Sovyet sanatçılar şu ortak yorumda buluşmuştu: “Mustafa Kemal çok etkileyici dans ediyor.”

Muhteşem zeybek oynardı.

“Milli dans” olmasını arzu ediyordu.

Köy düğünlerine denk geldiğinde, sırtından ceketini fırlatır atar, içten, doğal neşesiyle halaya katılırdı.

Gönlünden geçtiği gibi yaşardı.

O ne der, bu ne der, mahalle baskısı, umursamazdı.

İnsanların da tıpkı böyle, özgürce yaşamalarını isterdi.

Tiyatro ve Sinema Alışkanlığı.

Tiyatronun hamisiydi, çok severdi, çok sık giderdi.

Sinema da öyle…

Çankaya’da veya Dolmabahçe’de izleme imkanı varken, topluma örnek olmak için, ilgiyi arttırmak için bizzat sinemaya giderdi.

Hatta herkes görsün diye yürüyerek giderdi.

1923… İzmir İki çeşmelik’te Ankara Sineması vardı.

Türkiye’nin ilk sinemacısı Cemil Filmer işletiyordu.

Mustafa Kemal, Latife’yle birlikte geldi. Locaya oturdular.

Salona baktı, hınca hınç doluydu ama, herkes erkekti.

Cevabını gayet iyi bildiği halde “neden hiç kadın yok?” diye sordu.

“Paşam kadınlara yalnız salı günleri sinema gösteriyoruz” dediler.

Yaverine döndü, “salonun yarısını boşaltın, bizi karşılamak için dışarıda biriken kadınları davet edin” dedi.

Kadınlar alkışlayarak ve ağlayarak salonu doldurdu.

Koridorlar bile tıklım tıklım kadın oldu.

Hep birlikte “Şarlo İdama Mahkum” filmini seyrettiler.

Milattı…

Kadın-erkek bir arada, tarihimizde ilk kez işte böyle film izledi.

Bu muhteşem hadisenin keyfini uzatmak istiyordu.

“Hayatımda hiç bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum, şunu bir daha seyretsek olmaz mı?” dedi.

Kahkahalarla tekrar seyrettiler.

Eğlencenin çalışmak kadar önemli olduğunu, ikisini birlikte götürmeyi başaranların “medeni insan” olduğunu söylüyordu.

“Çalışmasını da biliyoruz, yaşamasını da biliyoruz, medeni insanın yolundayız, atalarımızın sözü var, nimet için zahmet gerek, zahmetler nimet içindir, çalışalım yaşayalım” diyordu.

CUMHURİYET işte budur.

Kurtuluş savaşı, halkın egemenliği, devrimler, elbette hepsi çok çok önemlidir ama… Cumhuriyet aslında, hayatın ta kendisidir.

Yaşasın Cumhuriyet diyebilmek için, öncelikle yaşam sevinci gerekir.

Memlekete dair endişeleri olan, geleceğe dair karamsarlığa kapılan gençlerimiz asla unutmamalıdır ki…

Türkiye’nin kurtuluş reçetesi, daima, Mustafa Kemal’in yaşam felsefesidir.

Atatürk Anıları ve Son Günleri.

Atatürk ve hastalık dönemi.

İste son 3 güne girilmişti.

Hastalık, artık son aşamasındaydı.

Atatürk 29 Ekim’den 7 Kasım’a kadarki 10 günü yarı uyur, yarı uyanık vaziyette geçirdi. Genellikle kendinde değildi.

Uyku arasında bazı kelimeleri belli belirsiz tekrar ediyor, ayıldıkça da süt, pirinç suyu ve meyve sularından oluşan mönüsüyle karnını doyurmaya çalışıyordu.

O günlerde canı enginar yemeği istedi.

Fakat o zaman İstanbul’da enginar bulunmadığından Hatay’a ısmarlandı.

Enginarlar geldiğinde o ölüm döşeğinde, derin bir uykudaydı.

Yemek kısmet olmadı.

Son 3 Günü.

5 Kasım Cumartesi hafif kendine gelir gibi olunca başucundaki Makbule Hanım, Afet Hanım ve Sabiha Hanım, ince, kemikli elini son kez öperek onunla vedalaştılar.

Karnındaki su iyice artmış ve göğsüne ve kalbine baskı yapmaya başlamıştı.

Bu yüzden boğulur gibi oluyor, zor nefes alıyor, ıstırabı, yüzünden okunuyordu.

Sonunda 7 Kasım Pazartesi sabahı arka üstü yatarken tükürmeye başladı.

Tükürüğünde kan vardı. Hemen doktorlar geldiler.

 Atatürk, Nihat Reşat Belger’e:

“Doktor” dedi, “karnımdan bu suyu çekmek zamanı geldi.

Çünkü bu mayi benim nefesime dokunuyor.

Soluk almamı güçleştiriyor. Bunu çekip alın.”

Belger ;

“Emri devletinizi yarın ifa ederim” diyecek oldu. Çünkü su çekme işlemi öncesi kalbi takviye edecek önlemler almak istiyordu.

Üstelik ilk üç ponksiyonu yapan Mim Kemal Öke sarayda değildi.

Ama Atatürk de dayanacak halde değildi:

“Emrediyorum, bunu bugün çekin” dedi.

Bu, onun son buyruğuydu ve odadaki doktorların hiçbiri bu emre direnemedi.

Hasan Rıza Soyak (genel sekreteri):

“Çaresiz kalan doktorlar hazırlık yapmak üzere odadan çıktıktan sonra kaşlarını çattı.

Hiddetli bir sesle:

‘Niçin tereddüt ediyorlar? Olacak olur’ dedi.

Sonra da karnını işaret ederek:

‘Bu, insuportable’dır (dayanılmaz)’ diye ekledi.”

7 Kasım günü saat 12.20’de üçüncü ponksiyon başladı.

Bu kez operasyonu Mim Kemal Öke yerine Dr. Mehmet Kâmil Berk yapıyordu.

Dr. Nihat Reşat Belger (doktoru):

“Atatürk su çekme esnasında suyun hepsinin çekilmesini ısrarla emrediyordu.

Bizlere ‘Kaç litre var? Sayın’ diyordu. Sayan bendim.

Ve her yarım litreyi bir sayarak ’12 litre’ dedim.

Hakikatte 6 litre su çekmiş bulunuyorduk.

Bu operasyondan sonra Atatürk’ün ateşi hafif yükseldi.

Fakat rahatlamıştı. Aksam 20.00’den gece yarısına kadar sakin uyudu.

 Gece yarısı uyandı.

8 Kasım’a girilirken, kendini bilmiyordu.

Alıntıdır.

Atatürk anıları ve 8 Kasım 1938 Salı.

Atatürk’ün Müşahede Defteri’nden 7 Kasım 8 Kasım’a bağlayan gece:

“Gece yarısı etrafındakileri tanımıyor. Saat 02.10’da uyanıyor.

Bay Rıdvan’ı çağırıyor, uyuyamadığından şikâyet ediyor.

Gözleri açık. Ama dalgın.

Derece alınıyor: 36,5 deniyor.

Bir şey söylemiyor.

08.20’de Bay Rıdvan giriyor. Sütlü çay getiriyor.

İstemediğini anlatmak istiyor.

Sözleri bulamıyor.

Başka bir şey istiyor, adını bulamıyor.

Birçok maddelerin ismi söyleniyor. Nihayet Poriç’te duruyor.

Saat 10.00’da verileceği söyleniyor.

Atatürk Anıları ve Hasan Rıza Soyak (genel sekreteri)

“Saat 18.35’te telefonla fenalaştığını bildirdiler.

Telaşla hususi daireye koştum.

 Yatak odasının iç içe olan iki kapısı arasındaki boşlukta Kılıç Ali duruyordu.

 Odaya girdiğim zaman Atatürk yatağın ortasında oturmuş, iki elini yanlarına dayamış mütemadiyen öğürüyordu.

Nöbetçi doktur Abrava’ya ile o sırada yetişen Prof. Neşet Ömer İrdelp kendisine yine bir taraftan bazı ilaçlar enjekte etmeye, bir taraftan da buz parçaları yutturmaya başladılar.

Bir suali iki defa soruyordu.

 Biraz sükûnet bulunca yatağa yatırdık.

Başucuna sokuldum:

“Biraz rahat ettiniz, değil mi efendim” diye sordum.

“Evet…”dedi. Ama nafile artık söyleneni anlamıyordu.

Başını biraz sağa çevirerek Dr. İrdelp’e dikkatle baktı ve:

“Aleykümselâm” dedi. Son sözü bu oldu.

Atatürk Anıları ve Kişisel Bilgileri.

Atatürk’ün Boyu 1.74,

Kilosu ise 75 civarıydı…

42 numara ayakkabı giyiyordu…

Ayakkabıları genelde siyah rugandı.

 Atatürk’ün TC kimlik numarası; 10000000146.

Aslında bu, birinci sıradaki TC kimlik numarası.

Sondaki 46, güvenlik amacıyla, sistem tarafından otomatik konulmuş.

Atartürk’ün en sevdiği yemek, etsiz kuru fasulye ile pilavdı.

Kahveyi de çok seviyordu.Günde 10-15 fincan Türk kahvesi içiyordu.

Atatürk’ün tüm gömlekleri beyazdı.

Takım elbiselerinin modelini kendisi çiziyordu.

Lacivert rengi sevmezdi.

Bu nedenle dolabında laciverte yer yoktu.

Kılık kıyafet konusunda çok titiz ve zevk sahibiydi.

Çocukları çok severdi.

Fikriye içinde unutamadığı en büyük aşk ve üzüntüsüydü.

Onun ölümü onu çok üzmüştü.

Rumeli türkülerini çok sever, zaman zaman mırıldanırdı.

Selanik türküsü onu çok duygulandırırdı.

 Protokolü sevmez gizlice köşkten kaçıp halkın içine karışmayı çok severdi.

Yalakalar ve boş konuşanları hiç sevmez ve hemen uzaklaştırırdı.

Atatürk ve Köpeği.

Atatürk’ün “Foks” adında bir köpeği vardı.

Atatürk Foks’u Yalova kaplıcalarına gittiği bir gün, seyyar bir fotoğrafçıdan 50 liraya satın almış.

Foks öldükten sonra doldurulup mumyalanmış.

Halen de “Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi”nde sergileniyor.

Atatürk spor yapmayı çok severdi.

Düzenli ata biner, yüzer ve bilardo oynardı.

Mustafa Kemal, çok kitap okuyan biriydi. Yüzlerce kitabı vardı.

Ancak en sevdiği kitap, Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu adlı romanıydı.

Öyle ki, kitabı sürekli yanında taşırdı ve zaman zaman rastgele bir sayfa açıp okurdu.

Atatürk 44 sayfalık bir geometri kitabı yazdı.

Bugün kullandığımız üçgen, dörtgen, çap, artı, eksi, bölü, oran gibi Türkçe kelimeleri Atatürk buldu.

 Atatürk’ün bu kitap dışında 13 kitabı daha var.

Mustafa Kemal; Medeni Bilgiler, Karlsbad Hatıraları, Bölüğün Muharebe Eğitimi gibi hem askeri hem de toplumsal konularda kitaplar yazdı.

Gecede 2-3 saat uyurdu. Uyumayı zaman kaybı olarak görürdü.

Atatürk isminde bir çiçek vardı.

Rivayete göre, Atatürk çok seviyor diye bu ismi koymuşlar.

Bir başka iddiaya göre ise Meksika kökenli çiçeği Türkiye’de yetiştiren bitki bilimciler çiçeğe Atatürk ismini verdi.

Mustafa Kemal Atatürk, son söz olarak, “aleyküm selam” dedi. Anlatılanlara göre Atatürk, doktoruna dikkatle baktı ve “aleyküm selam” dedi.

Ardından girdiği komada 30 saat kaldı.

10 Kasım günü ise maalesef hayatını kaybetti.

Atatürk’ü; Sevgiyle, Saygıyla, Minnetle anıyoruz.

Anıtkabir.
Anıtkabir.

Anıtkabir; Türklerin son Kurgan’ı.

Anıtkabir’in planı ve yapıldığı yer tamamen Türk tarihinde önemli yeri olan kurgan mantığına göre belirlenmiştir.

Anıtkabir’in bulunduğu yer olan Rasattepe eski bir Frig yerleşkesidir.

Anıttepe’ nin yükseltisi 907 metredir.

Atatürk’ün kabrinin bulunduğu yer ise 905 metredir.

Yani Atatürk’ün ölüm saati olan 9:05 ile 905 metre arasında bir bağ kurabiliriz.

Anıtkabir’e Aslanlı Yol denilen doğu yönünden girilmektedir.

Yürüyüş yolunda asimetrik döşenmiş, döşeme aralıkları 5 santimetre olan taş döşeme yapılmıştır.

Bu uygulama ziyaretçiyi başı önde yürümeye zorunlu kılmaktadır.

Aslanlı Yol’a yüksekliği 4 metre olan 26 basamaklı bir merdiven ile çıkılmaktadır.

26 sayısı sembolik olarak 26 Ağustos’taki Büyük Taarruza ithaf edilmiştir.

26 basamaklı merdiven 14 ve 12 basamak şeklinde bir sahanlıkla iki bölüme ayrılmıştır.

Merdivenlerden sonraki 5 basamak ise 26 Ağustostan 5 gün sonra Yunan ordusunun bozguna uğradığını simgeler.

Bir de merdiven yüksekliği 4 metre ile 26 basamak sayısını çarptığımızda 104 sayısı karşımıza çıkmaktadır.

104 sayısı Maya takviminde sık geçen bir sayı olup bir asrı ifade etmektedir.

Aslanlı Yol’da aslanlar arasındaki mesafe 28.60 metredir.

Bu bölümün alanı ise 366 metrekaredir.

Bu sayı da güneş takviminde yaşadığımız dört yılda meydana gelen bir artık yıl olan sayıdır.

Aslanlı Yol’da 12 sağda, 12 de solda olmak üzere toplam 24 aslan heykeli vardır.

Bu 24 heykel 24 Oğuz boyunu temsil etmektedir.

Aslanlı Yol bitiminde Tören Meydanı’na ulaşılmaktadır.

Tören meydanı, TBMM ve Ankara Kalesi’nin kesiştiği aks üzerindedir.

TBMM Genel kurul binasının Mozoleye uzaklığı 1920 metredir.

1920 aynı zamanda TBMM’nin kuruluş tarihidir.

Mozolenin konumu mükemmel seçilmiştir.

Anıtkabir inşaatının temel atma töreni 1944 yılında yapılmıştır.

 Bu nedenle mozolenin büyük sütunlarının yüksekliği 19,44 metre olarak belirlenmiştir.

Atatürk’ün boyu 1.73 metredir.

Bu sayıyı 19,44 ile çarptığımızda bize 33 metre yükseklikte olan bayrak direğinin yüksekliğini vermektedir.

Tören alanında mozoleye 42 basamaklı merdivenden çıkılmaktadır.

Atatürk 42 yaşında Cumhuriyeti ilan etmiştir.

Atamızı saygıyla anıyoruz. Her daim de anmaya devam edeceğiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close
KIRKINDAN SONRA © Copyright 2020. All rights reserved.
Close
× Bize yazabilirsiniz !