
Sizce bedel kimin?
Bir insanın parayla kurduğu ilişki, yalnızca ekonomik davranışlarından ibaret değildir.
Para harcama biçimimiz, zaman zaman nasıl düşündüğümüz hakkında da ipuçları verebilir.
Çünkü insanın kararlarını etkileyen önemli sorulardan biri şudur:
Ödenecek bedel kime ait? Sağlık Yatırımı: Gelecekteki Kendimize Yatırım Yapmak
Bedeli siz ödüyorsanız başka düşünürsünüz.
Bedeli başkası ödüyorsa başka.
Sonuçlarından siz etkilenecekseniz daha dikkatli davranabilirsiniz.
Sonuçlarını başka biri yaşayacaksa karar vermek bazen daha kolay hale gelebilir.
İşte bu nedenle konu yalnızca para değildir.

Aynı zihinsel mekanizmayı insan ilişkilerinde, aile içinde, iş hayatında, sosyal yaşamda ve sağlık konusunda da görebiliriz.
Belki de asıl soru şudur:
Kendi hayatımız için gösterdiğimiz hassasiyeti, başkasının hayatı söz konusu olduğunda da gösterebiliyor muyuz?
Milton Friedman ve Parayı Harcamanın Dört Yolu
Ekonomist Milton Friedman, Rose Friedman ile birlikte yazdığı Free to Choose kitabında para harcamanın dört farklı biçimini anlatır. http://Free to Choose – Milton ve Rose Friedman
Temel ayrım oldukça basittir:
- Para kimin?
- Harcama kimin için yapılıyor?
Bu iki soruyu birleştirdiğinizde dört farklı durum ortaya çıkıyor. Friedman’ın anlatımında bunlar, kişinin maliyet ve elde edilen değer konusunda farklı teşviklerle karşılaşabileceği dört harcama biçimi olarak ele alınıyor.
Bu yaklaşım, ekonominin ötesinde düşündüğümüzde daha ilginç hale geliyor.
Çünkü insan davranışında önemli bir ayrımı gösteriyor:
Bedeli kim ödüyor ve sonucu kim yaşıyor?
1. Kendi paranızı kendiniz için harcamak
Günlük hayatta en tanıdık örnek budur.
Bir ürün alacaksınız.
Önce fiyatına bakarsınız.
Sonra kalitesine.
Alternatifleri araştırırsınız.
İnternette yorumlara bakarsınız.
“Daha uygunu var mı?”
“Bu fiyatı hak ediyor mu?”
“Daha kaliteli bir seçenek bulabilir miyim?”
diye düşünürsünüz.

Çünkü hem para sizindir hem de ürünü siz kullanacaksınızdır.
Dolayısıyla hem maliyet hem de sonuç doğrudan sizi ilgilendirir.
Friedman’ın sınıflandırmasında bu durumda kişinin hem tasarruf etmeye hem de ödediği paranın karşılığını almaya daha güçlü bir teşviki olduğu belirtilir.
2. Kendi paranızı başkası için harcamak
Bir doğum günü hediyesi aldığınızı düşünün.
Para sizindir.
Bu nedenle ne kadar harcayacağınızı düşünürsünüz.
Ancak hediyeyi kullanacak kişi siz değilsinizdir.
Dolayısıyla maliyet konusunda gösterdiğiniz hassasiyet ile ürünün karşı taraf için sağlayacağı değer konusunda gösterdiğiniz hassasiyet aynı olmayabilir.
Elbette sevdiğiniz birine hediye alırken onun ne istediğini de düşünürsünüz.
Fakat kararın içinde farklı bir denge vardır:
Hem bütçenizi korumak hem de karşı tarafı memnun etmek
Friedman’ın örneğinde de kendi parasını başkası için harcayan kişinin harcama miktarını kontrol etmeye daha fazla dikkat edebileceği, https://www.youtube.com/watch?v=XsRk9RThGt0&utm_source=chatgpt.com
Ancak alıcının elde edeceği değeri değerlendirme konusunda aynı ölçüde güçlü bir teşvike sahip olmayabileceği anlatılır.
3. Başkasının parasını kendiniz için harcamak
Bu kez para sizin değildir.
Ancak ürünü veya hizmeti siz kullanacaksınızdır.
Örneğin işvereninizin karşıladığı bir harcama düşünün.
Maliyet konusunda kendi cebinizden para çıkarken gösterdiğiniz hassasiyeti göstermeyebilirsiniz.
Ama kalite önemini korur.
Çünkü sonucu siz yaşayacaksınızdır.
Bu nedenle zihnimizde şöyle bir düşünce oluşabilir:
“Madem ben ödemiyorum, bari iyi bir şey olsun.”
Friedman da bu kategoride kişinin maliyeti azaltma konusunda daha zayıf bir teşvike sahipken, kendi elde edeceği değeri önemsemeye devam edebileceğini anlatır.
4. Başkasının parasını bir başkası için harcamak
En dikkat çekici durum ise budur.
Para sizin değildir.
Ürünü veya hizmeti kullanacak kişi de siz değilsinizdir.
Dolayısıyla hem maliyet hem de sonuç doğrudan sizin hayatınıza dokunmayabilir.
Bu durumda dikkat düzeyinin düşmesi mümkün olabilir.
“Nasıl olsa benim param değil.”
“Nasıl olsa ben kullanmayacağım.”
gibi düşünceler ortaya çıkabilir.
Friedman’ın dördüncü kategorisi tam olarak bu durumu anlatır:
Bir kişinin başka birinin parasını yine başka bir kişi için harcaması.
Friedman, bu durumda hem harcamayı azaltma hem de harcamanın alıcı açısından değerini
gözetme konusunda daha zayıf bir teşvik bulunabileceğini savunur.
Burada önemli bir ayrıntı var.
Bu, her insanın mutlaka böyle davranacağı anlamına gelmez.
Ahlak, sorumluluk duygusu, kurum kültürü, denetim ve kişisel değerler davranışı değiştirebilir.
Fakat Friedman’ın modeli bize önemli bir soru sordurur:
İnsan, doğrudan bedel ödemediği zaman kararlarını nasıl değiştiriyor?
Ve işte bu soru bizi ekonomiden çok daha farklı bir yere götürüyor.
Başkasının Hayatı Hakkında Konuşmak Neden Bu Kadar Kolay?
Bir insanın başına kötü bir olay geldiğini düşünün.
Dışarıdan biri hemen konuşmaya başlayabilir:
“Boş ver.”
“Affet gitsin.”
“Büyütme.”
“Takma kafana.”
“Hayat devam ediyor.”
Söylemesi gerçekten çok kolaydır.
Çünkü olay onun başına gelmemiştir.
Uykusuz geceleri o geçirmemiştir.
Korkuyu o yaşamamıştır.
Kaybı o yaşamamıştır.
Haksızlığın sonuçlarını o taşımamıştır.
Yani bedeli doğrudan o ödemiyordur.
Kendi başımıza geldiğinde saatlerce düşündüğümüz bir olayı, başkasının başına geldiğinde birkaç saniyede çözmeye çalışmamızın nedenlerinden biri belki de budur.
“Boş ver.”
Ama gerçekten bu kadar basit midir?
Bir insanın yıllarca taşıdığı bir yükü, dışarıdan birkaç kelimeyle ortadan kaldırabilir miyiz?
Elbette hayır.
Bir Başkasının Hayatını Birkaç Kelimeyle Çözmek
İnsanlar bazen yıllarca yaşadıkları olayları anlatırlar.
Bir kayıp…
Bir haksızlık…
Bir hayal kırıklığı…
Bir güven kırılması…
Bir aile problemi…
Bir iş kaybı…
Hayatlarında önemli bir dönüm noktası…
Ve dışarıdan biri gelir:
“Büyütme.”
Peki büyüklüğüne kim karar veriyor?
Olayı yaşayan mı?
Yoksa dışarıdan seyreden mi?
Bir insanın geceleri ne yaşadığını biliyor musunuz?
O olayın hayatında neyi değiştirdiğini biliyor musunuz?
İnsanlara olan güvenini…
Ailesiyle ilişkisini…
İş hayatını…
Çocuğuyla ilişkisini…
Gelecek planlarını…
Kendisine bakışını…
Bunların ne kadar değiştiğini biliyor musunuz?
Bilmiyorsanız, kesin bir hüküm vermeden önce biraz durmak gerekir.
Çünkü dışarıdan gördüğümüz olay ile içeride yaşanan hayat aynı şey değildir.
Bir fotoğrafın yalnızca görünen kısmına bakabilirsiniz.
Ama o fotoğrafın arkasında yıllar olabilir.
Yaşanmışlıklar olabilir.
Kayıplar olabilir.
Korkular olabilir.
Ve bazen insanın görmediği en önemli şey, bedelin kendisidir.
Affetmek Bir Erdem Olabilir. Ama Başkasının Yerine Affetmek?
Burada çok önemli bir sınır var:
Affetmek kişisel bir karardır.
Bazı insanlar affederek kendilerini özgürleştirir.
Bazıları yaşadıkları olayın yükünü taşımamak için affetmeyi tercih eder.
Bazıları uzun zaman sonra affeder.
Bazıları ise affetmemeyi seçer.
Bunların her biri kişinin kendi hayatıyla ilgilidir.
Ancak bir insanın başkasının yerine affetmesi farklı bir konudur.
Siz kendi adınıza affedebilirsiniz.
Fakat başkasının yaşadığı acıyı onun yerine silemezsiniz.
Bir insanın uğradığı haksızlığı:
“Tamam, ben affettim.”
diyerek ortadan kaldıramazsınız.
Çünkü o acı sizin değildir.
Çocuğunuza Zarar Veren Birini Kim Affedebilir?
Birisinin sizin çocuğunuza zarar verdiğini düşünün.
Üçüncü bir kişi geliyor ve:
“Boş verin. Affedin gitsin.”
diyor.
Burada çok basit bir soru sormak gerekir:
Kimin adına konuşuyor?
Kimin adına affediyor?
Bu yetkiyi kim verdi?
İşte dışarıdan konuşmanın kolaylığı burada ortaya çıkıyor.
Henüz aynı olay sizin başınıza gelmemişse, kendi tepkinizi idealize etmek de kolaydır.
“Ben olsam affederdim.”
“Ben sakin kalırdım.”
“Ben hiç böyle davranmazdım.”
“Ben hemen toparlanırdım.”
Bunları olay gerçekleşmeden önce söylemek kolaydır.
Fakat hayat insanı gerçek durumun içine soktuğunda ne yapacağınızı ancak o zaman öğrenirsiniz.
Bu nedenle başkasının yaşadığı bir olay hakkında kesin hükümler vermek yerine şu cümle daha dürüst olabilir:
“Ben senin yaşadığını tam olarak bilemem.”
Empati, “Ben Olsam” Demek Değildir

Empatiyi bazen yanlış anlıyoruz.
Empati, başkasının yaşadığı olayı kendi hayatımızın ölçüleriyle değerlendirmek değildir.
“Ben olsam ne yapardım?”
sorusuyla başlamak da her zaman empati değildir.
Çünkü siz o kişi değilsiniz.
Onun geçmişini yaşamıyorsunuz.
Onun sorumluluklarını taşımıyorsunuz.
Onun korkularını bilmiyorsunuz.
Onun kayıplarını yaşamıyorsunuz.
Onun olay karşısındaki anlam dünyasını tam olarak göremiyorsunuz.
Empati belki daha farklı bir cümleyle başlayabilir:
“Ben senin yerinde değilim. Yaşadıklarını tam olarak bilemem. Ama anlamaya çalışabilirim.”
Bence bu cümlede önemli bir olgunluk var.
Çünkü insanın en büyük hatalarından biri, anlamadığı bir hayat hakkında kesin hükümler vermektir.
Onun Çocuğu Sizin Çocuğunuz Değil
Onun çocuğu sizin çocuğunuz değil.
Onun kaybı sizin kaybınız değil.
Onun hastalığı sizin hastalığınız değil.
Onun korkusu sizin korkunuz değil.
Onun geleceği sizin geleceğiniz değil.
Bu nedenle dışarıdan verdiğimiz hükümler çoğu zaman eksik kalabilir.
Çünkü siz olayın dışını görürsünüz.
İçinde yaşananları değil.
Bir insanın hayatını yalnızca birkaç dakikalık konuşmadan anlamaya çalışmak, büyük bir iddia olur.
Bu yüzden bazen tavsiye vermeden önce dinlemek daha değerlidir.
Hüküm vermeden önce soru sormak daha doğrudur.
Ve bazen hiçbir şey söylemeden sadece:
“Seni anlıyorum demek istemiyorum; çünkü tam olarak ne yaşadığını bilmiyorum. Ama seni dinleyebilirim.”
diyebilmek gerekir.
Zihin Yapısı Her Yerde Karşımıza Çıkabilir
Bence insanın zihinsel yaklaşımını yalnızca parasını nasıl harcadığına bakarak anlamaya çalışmak yeterli değildir.
Hayatın farklı alanlarında benzer davranış biçimleri ortaya çıkabilir.
Kendi malına gösterdiği özeni başkasının malına da gösteriyor mu?
Kendisi zarar gördüğünde istediği adaleti, başkası zarar gördüğünde de istiyor mu?
Kendi acısına gösterdiği hassasiyeti başkasının acısına gösterebiliyor mu?
Kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapıyor mu?
Bunlar üzerinde düşünmeye değer sorular.
Burada bir benzerlik kurulabilir:
Başkasının parasını kolay harcamak ile başkasının hayatı hakkında kolay konuşmak aynı davranış değildir.
Ancak ikisinde de ortak bir risk ortaya çıkabilir:
Bedelin doğrudan size ait olmaması
Kendi cebinizden çıkmayan para konusunda daha rahat davranabilirsiniz.
Kendi başınıza gelmeyen bir acıyı küçümsemek daha kolay olabilir.
Kendi çocuğunuza yapılmayan bir haksızlığı daha kolay değerlendirebilirsiniz.
Kendi hayatınızı etkilemeyen bir karar hakkında daha hızlı hüküm verebilirsiniz.
Bu nedenle bazen kendimize şu soruyu sormak faydalıdır:
“Bu kararın sonucunu ben yaşayacak olsaydım yine aynı şeyi söyler miydim?”
Cevabı her zaman bilemeyiz.
Ama soruyu sormak bile düşünme biçimimizi değiştirebilir.
Sağlıkta Bedel Kimin?
Bu zihinsel yaklaşımın sağlık alanında da önemli bir karşılığı var.
Bir insanın sağlığı hakkında konuşmak kolaydır.
“Bir şey olmaz.”
“Boş ver.”
“İlaç kullanma.” İlaç Hatırlatıcı
“Bunu herkes yapıyor.”
“Sen fazla düşünüyorsun.”
“Biraz daha dikkat et, geçer.”
Bunların bazıları iyi niyetle söylenebilir.
Fakat iyi niyet, her zaman doğru bilgi anlamına gelmez.
Üstelik tavsiyeyi veren kişi, kararın sağlıkla ilgili sonucunu yaşamayacaktır.
O kan şekeri sizin değildir.
O tansiyon sizin değildir.
O ağrı sizin değildir.
O böbrek sizin değildir.
O kalp sizin değildir.
Dolayısıyla sağlık konusunda başkasının kararını kolaylaştıracak bir tavsiyede bulunurken çok daha dikkatli olmak gerekir.
Sağlık Tavsiyesi Verirken Bir Adım Geri Çekilmek
Sağlık söz konusu olduğunda “Ben olsam…” cümlesi özellikle dikkat gerektirir.
Çünkü aynı belirti farklı insanlarda farklı nedenlerle ortaya çıkabilir.
Bir kişinin deneyimi, başka bir kişi için otomatik olarak tıbbi öneri anlamına gelmez.
Bu nedenle yeni, şiddetli, tekrarlayan veya açıklanamayan bir belirti söz konusu olduğunda profesyonel sağlık değerlendirmesi önemlidir.
Buradaki amaç korkutmak değildir.
Tam tersine, kararın bedelini kimin ödeyeceğini hatırlamaktır.
Bir yakınımız bize:
“Ben bunu yaşadım, şöyle yaptım ve iyi geldi.”
diyebilir.
Deneyimini paylaşması değerlidir.
Ama deneyim ile tıbbi öneri aynı şey değildir.
İşte burada sağlık okuryazarlığı devreye girer.
Bilgiyi dinlemek…
Kaynağını sorgulamak…
Kişisel deneyim ile bilimsel bilgiyi ayırmak…
Ve gerektiğinde sağlık profesyoneline danışmak…
Bunların hepsi daha bilinçli karar vermenin parçalarıdır.
Kendi Sağlığımız Söz Konusu Olduğunda
İşin belki de en ilginç tarafı şudur:
Kendi sağlığımız söz konusu olduğunda çok daha dikkatli oluruz.
Bir tahlil sonucu çıktığında araştırırız.
Bir belirti olduğunda internete bakarız.
Bir doktor önerisi geldiğinde ikinci görüş almak isteyebiliriz.
Çünkü bedel bize aittir.
Fakat aynı hassasiyeti başkasına tavsiye verirken göstermeyebiliriz.
İşte burada durmak gerekir.
Başkasının sağlığı hakkında konuşurken, kendi sağlığımız hakkında konuştuğumuz kadar dikkatli miyiz?
Bu sorunun cevabı üzerinde düşünmek bile önemli bir farkındalık yaratabilir.
Sonuç: Bedelini Ödemediğiniz Hayat Hakkında Dikkatli Konuşun
Belki de bütün bu yazının özeti tek bir cümlede toplanabilir:
İnsan, bedelini ödemeyeceği konularda daha kolay karar verebilir.
Başkasının parası…
Başkasının malı…
Başkasının çocuğu…
Başkasının acısı…
Başkasının kaybı…
Başkasının hastalığı…
Başkasının hayatı…
Hepsi hakkında konuşmak kolaydır.
Fakat sonuçları yaşamaya başladığınızda, aynı kararların ne kadar zor olduğunu anlayabilirsiniz.
Bu nedenle bir insana tavsiye vermeden önce biraz durmak gerekir.
Hüküm vermeden önce düşünmek gerekir.
“Ben olsam…” demeden önce belki biraz susmak gerekir.
Ve kendimize şu soruyu sormak gerekir:
“Bu olay benim başıma gelseydi gerçekten aynı şekilde düşünür müydüm?”
Belki cevabı bilmiyoruz.
Çünkü hayatın içine girmeden, insanın ne yapacağını kesin olarak bilmesi kolay değildir.
Bu nedenle daha sağlıklı yaklaşım, başkasının acısını küçümsemek değil; anlamaya çalışmaktır.
Başkasının yerine karar vermek değil; onun karar verme hakkına saygı duymaktır.
Ve en önemlisi:
Bedelini ödemeyeceğimiz bir hayat hakkında konuşurken daha dikkatli olmaktır.
Çünkü insanın zihniyeti yalnızca parasını nasıl harcadığında ortaya çıkmaz.
Bazen başkasının parasına nasıl davrandığında…
Bazen başkasının malına nasıl baktığında…
Bazen başkasının acısını nasıl değerlendirdiğinde…
Bazen de başkasının hayatı hakkında ne kadar kolay konuştuğunda ortaya çıkar.
Belki de gerçek olgunluk şudur:
“Senin yaşadığını tam olarak bilemem.”
Ama ardından şunu söyleyebilmek:
“Anlamaya çalışabilirim.”


